MAHREM TİCARET
Kelime toplu mezar, yaşam ölüm ezgisi
Sefer sırrı maden onda zar işlemez esrarı
Dün serildi şifre tekrar şifreler şeceresi
Günüm bende ihtilâl, önüm kavga baharı
Tek nefesle taşıyorum urganımdır eserim
Arzın raksı bileğinde fokurdayan bir nazdı
Ritmi şûhtu bu âlemde akıl almaz eserin
Has nefes mi dimağımda ufukla diri hazdır
Zaman sende sen zeminde yayılırken soyuna
Tabiatta buldum seni, su üstünde döşeme
Derya duvar ilmeğinde yeşil yılan düşüme
Girdiğince gördüm aşkı, nûr mayalı serserî
Kâfiyeler bahane lûgat boyu bu yangın
Şiirde çözüldü aynım, aynadan saçtı şiir
Uçuşan hatıralar, haline şaşmaz takos
İfademse salihûnla şu mahrem ticaretim
(2020)
ULÂ MAHREMİ (1)
TAKDİM
Yakın geçmişte bir bölümü video olarak internette yayınlanan, Türk Edebiyatı Dergisi’nde -derginin Necip Fazıl özel sayısında(Temmuz 1983)- neşredilmiş bir röportaj, tarih 5 Şubat 1983… Büyük Doğu Mimarı’nın üzerinde meşhur robdöşambrı… Kırmızı koltuğunda sohbet ediyor; halinden hoşnut olmadığını görmek çok zor olmasa gerek. Sorulan soruların yavanlığı yanında mevzuları esneterek sohbeti hangi buuda yaymak istediği… İşte böyle bir niyet ve gerçeklik aykırılığında, kendisinin ve kendi kumaşından olanların -cinslerin- tecrit ve sülûk serüvenlerinin kaynaştığı hususî varoluş hattına dair çeşitli hükümler dökülüyor dudaklarından:
“Cins kafa muhakkak kurcalayacak, mücerretlerden mücerrede geçecek, ulâya doğru gidecektir… Bu gidiş arasında kafanın hudutlu olması müthiş bir ıstıraptır ve bu cins kafanın bir nevi kaderidir… At üstünde giden adam ufka doğru bakıp, ufka düşme vehmine giriftar oluyor… Bu ne demek?.. Bunu kime anlatsanız anlamaz… Meselâ, İş Bankası’nın Edirne Şubesi’ni ben tesis ettim, ben memur edildim. Dayım da orda polis müdürüydü; dayımda yatıyordum. Öyle bir ıstırap içindeydim ki, sanki gözümü, kulağımı, burnumu, takma diş gibi çıkarıp konsolun yanına koyuyormuş ve öyle buluyormuşum gibi; sabahleyin kalkınca gözümü takmak filan… Normal görünmek gibi; hiçbir serrişte vermemek hâlimden… Bu hâl nedir?.. Şudur: Ayağımı atarken bastığım yerdeki toprak göçecekmiş gibi geliyordu. Buna öyle kapılıyorum ki, ayak atma imkânı yok… Ama hiçbir zaman inanmadım; çünkü burada cinnetle şahsiyet arasında çok ince bir çizgi var… Şahsiyet kendisini frene edebilendir; yoksa hepsi dehâ olur, kıymet olur. Onun tam mahkûmu oldunuz mu olmaz; bütün bunun hâkimi olacaksınız… Nitekim bu bahis tasavvufta çok mühimdir… Hatarat bahsidir; bu, iman vesvesesi, küfür vesvesesi hâlinde gelir adama. Birgün Resulullah’a şikâyet ediyor sahâbîler; çektikleri hatarattan… Tebessüm buyuruyorlar ve diyorlar ki, “imânın kemâlinden olur!”… Arz edebildim mi?”
Aynı ebcedde(1046-46), “Ulâ: Birinci, ilk, evvel… Hatime: Son söz. Son. Nihayet.. Elvah: Levhalar, tablolar… Hibale: Maddî ve mânevî şeylerde tuzak, ağ. Kement, bağ(akıl)…”
Aynı ebcedde(100-101), “Ulâ: Şanlı, şerefli kimse… Gusto: Zevk ve takdir… Menbat: Suyun çıktığı yer. Menba’… Damene: Dağ eteği, dağın çevresi.”
Felsefede -bilhassa meşşaî felsefe ve ortaçağdan modern döneme uzanan klasik batı metafiziğinde- “varlığın ve bilginin ilk prensipleri”ne dair çeşitli felsefî inşalar için öncü sayılan “proto philosophia-felsefe-i ulâ”… Tasavvufta “taayyün-ü evvel”, “Hakikat-i Muhammedî”yi ifade eden süluk mertebelerinden bir mertebe; “kabiliyyet-i ulâ”… “Ulâ Mahremi”ndeki mesaimiz, felsefeyi murad, maksad ve usûl bakımından dışladığı yerde kuşatan, sülûka dair hakikatlerden ise hiç de arî olmayan üst terkibî-hikemî akışa muvafık bir verim silsilesinin varoluşan dökümünü vermek; yer yer “mecaz-sembol”lerle bazense -ki bu eserde nadiren olacaktır- doğrudan ircayı gösteren neticelendirmelerle… Aslıyla -nefsime yüklenen ve yüklendiğim- bir borcu yerine getirme işini, bütün bir Letta faaliyetlerine yayacak şekilde, ilkin ve ilk elden gerçekleştirmek bu: “… “Ben-nefs”ten geçerek “öz ben-kader” sırrını hissedilir hâle getirme ve kimliğini bulma, borç olarak herkesin gücü yettiğince yerine getirmesi gereken borç.”. Bu borcun yalnızca benim nefsime yüklenmediği de İBDA Mimarı’nın bu vurgusundan kolaylıkla anlaşılabilir. Kimin gücü neye ve ne kadar yeter, gerçeklediğimiz derecelerde yaşayacağımız nasibimizdir bu.
Letta’da çıktığım bu yolculuk -Allah’ın izniyle- son nefesi vereceğim ana kadar devam edecek; burada görülecekler tecride dair çeşitli geçişler, notlar… Bu serüvenin “şerh” kültürüyle hiçbir alakası olmadığını da belirtelim. Sülûka dair akisler ise -ki aciziz- büyüklerin küllî hükmündedir, biz bu hükme nisbetle “cüz” ve -esasen- “hiç” bir noktayız; emri işiten ve istidadımızca itaat edeniz. Nefsimizden kaynaklanacak hatalarda özür sahibiyiz, mazur görünüz. Bunların yanında bütün saadet, hikmet ve hakikatler de onların nurundan bir pay hükmünde olsa gerek…
Aslında yıllar önce(2019) niyetlenilmiş fakat çeşitli istihare ve işaretlerle sosyal mecralardan yayımı ertelenmiş, süreç boyunca da yeni terkip ve neticelendirmelerle zenginleşmiş bir çalışmayı, -tecritte- “sonu başa bağlayıcı” bir tarzla sunuyoruz. Ki tarihî varoluşumuz bakımından “sonun sonundan bir önceki son”un sonuna doğru nihaî yolculuğumuzda, hem bu yılların hem de yarınların değerlendirilmesi noktasında bir mihenk taşı olsun ve gerek tarihî-zamanî varoluş gerek tüm nevileriyle tecrübî ilimler gerekse zamandışı zihnî tecrit bölgelerinde “problem” ve “sır” nevinden vasıflanacak birçok mesele için İBDA (teknik-teorik) saf tecrit konsepti ile köprüler kurulsun. Bu konseptin “yeni”liği ve bu yeniliğin hangi ihtiyaçlara denk düştüğü tatbikin ortasından gösterilsin. Letta misyonu bir kez daha kendi hususiyetini -çeşitli atıf ve işaretlerle- bildirsin; günlük ve boş fantezilerden uzak, “fayda”yı da es geçmeyen bir hüviyet ve mahiyet izharı olsun.
Aynı ebcedde(288), “Mahrem: Gizli. Birinin hususî hâllerine âit gizli sır. Nikâh düşmeyen kimseler. Çok samimi ve içli-dışlı olan kimse… Efrug: Şule, nur, ziyâ, ışık… Cüfre: Bir şeyin ortası. MEZAR. BOŞLUK. ÇUKUR. Göğsün içerisi. Sadr… Fücre: Suyun çıkıp aktığı yer.”
Aynı ebcedde(880), “Mahrem: İKİ DAĞ ARASINDAKİ YOL(GEÇİT)… Harf: Yemiş toplamak… Teremrüm: Bir şey söyleyecekmiş gibi yapıp söylememe… Fazz: Kırmak. Dağıtmak. Fethetmek, açmak.”
“İki dağ arasındaki yol, geçit”; Ulâ Mahremi’nde “let-lett-letta” geçitini derinliğine kat ederek bu yolu -İBDA’ya çıkan yolların kaynaştığı yol- açmakla görevliyiz. Bir başka cihetten, iki dağı 15. İslâm Asrında “kendisiyle yön bulalım diye” vücud rengine boyanan “Büyük Doğu”, “İBDA” remzleri ve bu dağların arasından süzülüp tüm insanî-tabiî varlık ve oluş sahalarına bağlanan, dal budak salan “yol-geçit”i de “Letta” remzi olarak yaşamak, işlemek… Bu bizim için faaliyetlerimiz boyunca arayacağımız bir dua niteliğinde aynı zamanda…
Mühim bir nokta… Düşünce tarihi son yüzyıla kadar insanî tecrübeyi dizayn noktasında kapsamlı ve teferruatlı inşalara sahne oldu. “Bilgilenme süreci”nin niteliklerine göre “varlığı tetkik”, davranış ve hareketlerin prensiplerini tayin ve estetik buudu tespit… “Varlık”a dair zihnî tesviye biçimleri üzerinden “bilgi”yi tavsif, davranış ve hareketlerin prensiplerini tayin ve estetik buudu tespit… Aynı meselelere yaklaşımlarında, hiyerarşik kabuller(insan-alem genişliğinde) ve nitelendirmeler değiştikçe sürüsüne bereket felsefe ve dünya görüşlerinin doğup bir müddet yaşayıp sonra bir diğeri eliyle hurdaya çıkartıldığı yığın… Ve sahalar arası öncelik ve bağlılıkları belirlemede müthiş bir kargaşanın devamı olarak “dil, düşünce ve dünya” alakasına dönük hayatî mevzular. İBDA Mimarı’nın da merkezî olarak işlediği “dil, akıl ve ruh” alakası… Yaratış sırrı ve “hürriyetin hakikati”… En saf haliyle zaman bedaheti ve kuşatıcı manasıyla “dil-lisan” hakikati… Varlık muhasebemiz; kainata dair, zamana ve tarihî-zamanîliğe dair, müşahhas varoluşumuzun getirdiği ve aslıyla ona yüklenen en kritik meseleler… Varlık muhasebemiz; bu çerçevede bilginin mahiyeti, bilgilenme sürecinin niteliği ve sınırları, “sınır” mevzuu… Tabiî olarak “şuur”un niteliği ve mahiyeti… İki yüzyılı aşkın süredir felsefede yoğunlukla ele alınmış ve bugün yerini korumaya devam eden “ding an sich-kendinde obje” bahsinin aslı ve esası… Felsefî-zihnî tahakkümün sembolü olmaktan insanî varoluş sahalarına kadar uzanan “geist” kavramının aslı ve esası… Ruh, şuur ve alakaları içinde “tecrübe-erlebnis” kavramının aslı ve esası… Ve İBDA Mimarı’nın hususî işleyişiyle “malûm” kavramının sirayeti; fail, eşya, temsil, işaret, mana, ayn, gayr, cüz’î, küllî vs. hakikatleri kuşatıcılığı ve bunlara nüfuzu… Gayet genel değinmelerle çizdiğimiz bu çeşitliliğe dönük mevzuunda tahlil ve terkibî neticelendirmeleri “Letta Verim Dili” eserimize bırakırken Ula Mahremi’nde -her yönüyle, derinliğine ve genişliğine- pratiğe koyulacağız. Bu pratiği felsefî, ilmî, teknik veya ansiklopedik tasnif gibi bir faaliyet serisiyle değil, yer yer kapalı yer yer fazlasıyla açık -ki bu “kapalı”daki açıklığı ve “açık”taki kapalılığı sezdirerek- şahsa özel bir gezintiden aktaracak şekilde gerçekleştireceğiz. Bunun bizim açımızdan niçin “şahsa özel” bir faaliyeti getirdiğini de yukarıda İBDA Mimarı’ndan işaretlemiştik.
Terkibî hükümlerin diriliğine yeni ilmî veriler ve farklı sahalarda keşfedilen yeni bedahetler aracılığıyla veya batı düşüncesinin, ilmî devrimlerin en güncel kaos hatlarını tepeden seyrederek hep yeniden şahid olabilmek… Tüm mesele yönelenin “tevil, tabir ve yorum” niteliğinde ve Ula Mahremi bu hususta Letta için bir hüccet; “insanî tecrübe”yi bütünleme mesuliyetinin her yeni durumda yeni terkipler beklediği hakikatinden hareketle, bunun “denizaltı” hareketliliğini sergileyeceğiz.
Ulâ Mahremi; “kabir gezintisi”, “zevk geçidi”, “nihaî sır”, “dağılan kement”, “şanlı fetih”, “ilk vuslat” ve buraya alamayacağımız genişlikte çeşitli geçişlerle bütün insan faaliyetlerine yayılan mana ve işaret topluluğu… Ulâ Mahremi’nde “her şey” var; ya her şeyin hakikatin hakikatinde silindiği an? Bu hakikatin dile gelmez özü yanında, doğrudan Ula Mahremi’ndeki üretim faaliyetimize -varlık, bilgi ve “hüküm”e bakış doğrultumuza- dokunan bir yerden İBDA’nın şu terkibî hükmüne bakalım: “… akla, ruha, hasseye, sezgiye ait bütün bilgiler, bütün tasnifler, bütün elde olunuş yolları, neticede “kendini empoze eden”dirler ama, ne yol ve ne bilgi olarak “Küllî Ruh-Malûm”un belirişini tahdit edemezler. “Küllî Ruh-Ruhu Muhammedî”, topyekûn zaman ve mekân kendisine âit olandır… Kul planında “mutlak hür”, Allah’ın Sevgilisi’dir… Allah?.. O da Resûlü’ne göre tahdit olunamaz, her türlü kayıt ve şarttan uzak, sonsuz kere sonsuzların, sonsuz ötesinde”.
“Öncekilerin ve sonrakilerin ilmi bana öğretildi.” Allah Sevgilisi’nin bu buyruğundan da anlaşılacağı üzere, zahirî ve batınî ilimler, akıl, nakil ve keşfe dair tüm bilgiler ve bilgilenme yolları Allah Sevgilisi’ne bildirilmiştir. Allah Sevgilisi; küllî ve cüz’î, kısmî ve umumî, sürekli ve süreksiz vs. varlık ve oluşa dair bütün hakikatler onda toplu… Peki veraset hakikatine sahip büyükler? Onlar da Allah Sevgilisi’nin ayak izlerinin peşinde, bu izlerden ilhamla kendi tarihî-zamanî hususiyetleri içinde Allah Sevgilisi’nden paylarına düşen nuru aksettirme görevini yerine getiren batın hisisesiyle zahir (fıkıh, kelam…) ve zahir hissesiyle bâtın(tasavvuf) kahramanları… Buradan hareketle tereddütsüz vurgulayabiliriz ki, 15. İslâm Asrı İslama Muhatap Anlayış yenileyicileri, Allah Sevgilisi’nde toplu küllî ve cüz’î, kısmî ve umumî, sürekli ve süreksiz vs. varlık ve oluşa dair bütün hakikatler etrafında, “doğru yol-sünnet ve cemaat ehli” hakikatinden milim sapmayacak şekilde, tarihî-zamanî hususiyetler içinde “fikir, rey ve hüküm” belirtme salahiyetine, “bedahet ölçülendirmeleri”ne sahip bâtın hissesiyle zahirde(saf tecrit) zuhur eden büyükler… Bütün bilgilenme yollarında, zihnî tecrit usullerinin nitelik, kapsam ve hududlarında, tarihî muhtevanın İslamî bir çizgide muhasebe ve muhakemesinde, zamanüstü ruhî urucun hikemî nisbet hakikatlerinde, Şeriat ile şuurlar arasındaki pürüzlerin temizlenmesinde fikir, rey ve hüküm sahibi bünyelerden ölçülendirmeler, neticelendirmeler, terkibî vahidler; Büyük Doğu-İBDA bütünlüğü… Ve tecrit ölçülendirmelerinin hem sebebi hem de neticesi olması ve doğrudan doğruya varlık ve oluşa dair insan zihninin temas edebildiği haliyle “illiyet”in derin katmanlarını teshiri bakımından bütün kimlik eserleri… Kısacası bu eserdeki faaliyetlerimiz “mecaz, icaz ve malûm”a dair; yani her şeye, müşahhas varoluşa, ilimlere, tüm çeşitleriyle zihnî faaliyete, estetik çabaya, tecridin zamanüstü tecrübeden mayalanan hatlarına…
“Üns ve huzur, Allah’tan başka her şeyden ve kendi nefsinden bile vahşet duymaktır.”. Bir veli böyle buyuruyor. Muradın hususîyetleri mahfuz, “vahşet” kelimesi “ıssızlık, tenhalık, yalnızlık” manalarıyla alınır ve söz konusu hikmet bu çerçevede okunursa, tecrit ve sülûk serüvenleri kaynaşan bünye için tüm meselelerin aynı ahenge doğru eridiği asıl meseleye ulaşılır; “insan”dır, “âlemde insan” ve “insanda âlem”dir; “mehd”dir, “kust”tur, kısaca “insanî hakikat”tir.
Âlem ve insan arasında, ayrılığında, aynılığında, tüm dalış ve çıkışlarda, vücudî hikmetlerle temas hâli ve şuhudî tenzih hassasiyetinin visaliyle, -her türlü zihnî tecrit nev’ini kuşatan, aşan, hazmeden bir doğrultuda- “tevhidî tecrit pusulası”nın meydana getirilişi; tevhidî tecridin “ulâ”ya ve “ulâ”dan seyri… İslam tefekküründe açılan bu yeni, garib ve acaib kapıdan geçecek nasipliler için –mecraından ve mecraına doğru- aktığı “mecaz-sembol vahidler” olarak “mehd” ve “kust” ise, böyle bir mimarî hususiyetinin kalıp üstü yapı harçları; edep ve sır timsalleri… Tecrübe edildi ve tamamlandığı ayan oldu ki, “mehd-mehdî” ve “kust-kusto” gibi takdim-terkibî ifadeler, İBDA Mimarı yönünden keşf, istidlal ve tevile mevzu; hikmet gözüyle bakanda “kuşatan-zamanüstü”nden bir lahza. Lahza: Göz açıp kapayacak kadar kısa zaman. Bir AN. En kısa zaman. Göz ucu ile bir BAKIŞ. Zaman.
Mânâ âleminde bildirildiği hâliyle kelâm ilminde müçtehid ve bâtında derinliğine fetihlerin en üstünlerinin sahibi İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ne kulak vermenin tam yeri… Öyle bir yer ki “saf süre çilesi”nde yaşayan ve yazan bir bünye tarafından ortaya konulan bütün verimler doğrudan zevklere hitap edecek ve mahiyeti Allah’a havale edilecek bir hassasiyet seviyesinden seyredilebilsin; Allah’ın kelâm sıfatı ve zaman ilgisi:
“Allah Tealâ ezelden ebede kadar -parçalara ve bölümlere ayrılmayan- tek kelâmla konuşandır. Çünkü sükût ve söylememek yüce Allah hakkında imkânsızdır. Bunda şaşılacak ne var ki? Orada ezelden ebede kadar tek an vardır. Hak Tealâ üzerine zaman geçmeyeceğine göre tek anda oluşmuş basit bir kelâmdan başka ne olabilir? Tek kelâm, taalluk ettiği farklı şeylere göre birtakım kelâm çeşitlerine kaynak olur. Mesela bir işin yapılmasını öngörüyorsa, emir, bir yasağın yapılmamasını gösteriyorsa nehy, bir şeyi haber veriyorsa haber olarak ortaya çıkıyor. Yani şöyle demek istiyoruz: Geçmiş ve geleceğe ait haberler, birtakım kimseleri zora sokuyor ve öncelik-sonralık ifade eden sözler, o şeyin önceliğine ve sonralığına delil gösteriliyor. Oysa burada anlaşılmayacak bir durum yok. Çünkü geçmiş ve gelecek, delalet edenin hususî sıfatlarından olup o tek ânın yayılmasından meydana gelmektedir. Tek başına ân, medlûl olduğuna ve kendinde hiçbir surette genişleme olmadığına göre, onun geçmiş ve gelecek olarak nitelendirilmesi imkânsızdır. Bir tek mahiyetin, vücûd-ı hâricî olmak hasebiyle kendine has gerekleri vardır, vücûd-ı zihnî olmak hasebiyle de ayrı sıfatları vardır: Madem bir tek şeyde varlık ve hüviyetin farklılığına göre sıfatların ve gereklerin farklı olması câizdir, o hâlde gerçekte birbirinden ayrı olan delalet edici ve delalet edilen şeyde bu farklılığın olması öncelikle câizdir. “Ezelden ebede kadar geçen süre bir tek ân’dır” demek, anlatım zorluğundan ve ibare darlığındandır. Yoksa orada ân demenin de yeri yoktur. Orada ân demek de zaman demek gibi ağır ve yersiz kalır.
Şunu da bilmek gerekir ki mümkün, kurb-i ilâhî makamlarında adımını imkân dairesinin dışında atarsa, ezelle ebedi birleşmiş bulur. Allah Sevgilisi Mi’rac gecesinde, uruc makamlarında Hz. Yunus’u balığın karnında, Hz. Nuh’u tufanda, cennetlikleri cennette, cehennemlikleri de cehennemde gördü. Ashâb-ı Kirâmın zenginlerinden Abdurrahman bin Avf’ı -Allah ondan razı olsun- diğerlerinden ahiret zamanıyla altı gün, dünya zamanı ile beş yüz sene sonra cennete girerken gördüğünde, bu geç kalışın sebebini sormuş ve o da hesabın çetinliğini ve çektiği sıkıntıları anlatmıştır. Resûl-i Ekrem bütün bunları geçmiş ve gelecek gibi ikiye ayrılması mümkün olmayacak kadar kısa bir ânda görmüştü.
Şu fakir de bazı zamanlarda Hazreti Peygamber’in sadakası ile bu hâlleri yaşamış, meleklerin Hz. Âdem’e secde ettiğini ve henüz başlarını secdeden kaldırmamış olduklarını, illiyyîn meleklerinin bu secdeyle emrolunmadıkları için secde edenlerden ayrı durduklarını ve gördükleri manzara karşısında istiğrak ve kendilerinden geçmiş vaziyette olduklarını görmüştür. Bu hâllere şahit olduğum zamandan beri epey vakit geçtiğinden ahiret hâllerini geniş yazmıyorum. Çünkü hafızama tam güvenemiyorum. Ancak şunu bilmek gerekir ki, bu hâller Resulullah’ın hem bedenine hem de mübarek ruhlarına olmuştu. Hem gözle hem de kalple görmüştü. ONA VÂRİS OLAN DİĞER İNSANLAR İSE TÂBİ OLMA HÂLİ ELVERİRSE BU HÂLLERİ SADECE RUH VE KALP GÖZLERİYLE GÖREBİLİRLER.”
Yine yeniden, zatı, fiilleri ve üstün vasıflarıyla “hakikat”in yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Allah Sevgilisi ve O’nun nurundan pay sahibi, “veraset” hakikatine sahip şahsiyetler… Mübdii’nin “dil-lisan”a dair zihnî imkanlardan taştığı ve -kendi ifadesiyle- “lisanın maveraî buutları”nda dolaştığı yerde kaynağından çözülen, bütün bir halk âlemine -bütün varlık nev’i ve dereceleri- yayılan, varlık ve oluş görünüşleri boyunca esintisini hissettiren “Kusto Lûgatı” rüzgarı… Tilki Günlüğü’nden Hırka-i Tecrîd’e, Lûgat-ı Salihûn’dan İnsan (Büyük Doğu-İBDA) ve Ölüm Odaları’na, ayrıca mevzuunda tedailerle zenginleşen eserlerle birlikte sayıya gelmez tedai-sembol-mecaz kanalı; Ula Mahremi’nde zevken-tecridî ve terkibî hareket odağımız…
Bu eser, Letta Verim Dili çerçevesine alacağımız bütün eserler için terkibî-kelamî gıda deposu… Gerçekleştirdiğimiz ticaretin sırrı şurada; büyüklerin büyüklüklerinden zerre şüpheye düşmedik, sırlarını aziz bildik ve mesuliyetimiz -her ne ise- icabı devşirebileceğimiz faydaları son haddine kadar devşirme çabası içinde olduk; hata ve nakıslıklar nefsime aittir. Gerisini Ula Mahremi’nin şahitliğine havale ediyorum.